Mimar neden kendi ofisini açar?
Okul döneminde Mimarlık öğrencilerin hangisine sorarsanız sorun %99.9′luk kısmı ilerde kendi ofisini açma hayali içinde olduğunu görürsünüz, acaba bunun sebebi nedir?
“ Mimarı kendi pratiğini yapma kararına iten farklı durumlar söz konusu olabilir. En önemli etken, bence, mimarlık eğitiminin zaten öğrenciyi kendi başına kendi pratiğini yapan mimarı model alarak yetiştiriyor olması. Bu süreç, her mimarın bir gün kendi ofisini kurma arzusunu sürekli ve güçlü olarak taşımasına sebep oluyor.
Kendi pratiğini kurma kararı da bazen sadece sırf bu amaç gerçekleşsin diye biraz hesapsız kitapsız verilirken, bazen de olayların akışı bu sonucu doğuruyor.
Kendi pratiğini yapıyor olmanın tanımı da farklı şekillerde yapılabilir aslında. Örneğin bir akademisyenin proje yarışmalarına katılıyor olması da bu anlamda kendi pratiğini yapıyor olmasıdır. Ama göz önünde canlanan tablo daha çok bir ofis, dağınık masalar, bilgisayarlar, belki birkaç çalışan ve elbette -ve tercihen birden fazla- müşteriyi içeriyor.
Benim kendi pratiğimi resmi olarak kurma sürecim bir karardan çok gereklilik olarak ortaya çıktı. Bir yarışma kazandım ve yarışmayı açan kurum uygulama projelerini çizmemi istedi. Bu da bir şirket halini almayı gerektirdi. Yarışma işverenle mimarı biraz sürprizlere açık biçimde bir araya getiren bir süreç. Ama özellikle de birçok genç mimar için belki de tek iş alma yöntemi.
Bir pratiğin var olabilmesi için ortada mutlaka bir “iş”in olması gerekiyor. Ve yaptığınız işin her zaman da pek az olmayan bir bedeli olduğuna karşınızdaki potansiyel “işveren”i ikna etmeniz gerekiyor.
Mimarlık pratiğinin kurulmasından ziyade sürdürülebilmesinin çok daha zor olduğunu düşünüyorum. Tasarım sürecinin gerektirdiği bol zaman, sakinlik, rahat çalışma ve araştırma ortamı ile hizmet ettiğiniz ticari yönü oldukça ağır basan zamanı az, koşturmaca içinde bir sektörün arasında doğru noktada, dengeli biçimde durmanız gerekiyor. Bekli bu iki uç arasında her biri bir tarafa daha yakın olan iki ortak olarak bu işi yürütmek de mantıklı bir çözüm olabilir. ”










Comments of this post
Ozan Ertuğ
25 Ağustos 2010
Üzerinde durulmayan önemli bir gerçekten bahsetmek istiyorum, bunu da süslemeden direk ifade etmek uygun düşer bence.
Mimar insanların ağız kokusunu çekmektense kendi ofisini açmak ister. Burda "müşterilerle ilişki de bir tür ağız kokusu çekmek değil midir?" gibi bir soru gelebilir, hiç öyle değildir. Ticaretin temelinde uzlaşma vardır, müşteriyle ilşkiyi kurma becerinize bağlı olarak bu durum değişir.
Ayrıca mimar, yanında çalıştığı adama kazandırdığı paradan aldığı pay ile, o işle ilgili harcadığı emeğin karşısında kazandığı paranın orantısızlığını farkettiğinde kendi ofisini açmak ister.
Hüseyin Kahveci
25 Ağustos 2010
Alişan'ın ilk paragrafta vurguladığı durum, üzerinde çok tartışılması gereken önemli bir konu. Kendi pratiğini yapan mimar modeli, sadece eğitimde değil her alanda mimarın denk düştüğü tek profil olarak görülüyor. Geçmişin "üstad mimar" profiline dayalı bu bilinçaltı oldukça güçlü ve kırılması da zor. Mimarların yaptığı ve yapması gereken işleri içeren çok geniş bir yelpaze, neredeyse "esas" hedefe varılana kadar yapılabilecek, veya bu hedefe varılamazsa yapılmak durumunda kalınacak işler gibi görülüyor. Oysa mimarlık kadar geniş ve zengin bir yelpazede üretim yapma olanağı çok az disiplin için geçerli. Ancak tıpkı orta öğretimin büyük kısmının, yaratıcılığın ve kendine uygun alanların keşfi veya meslek edinimi gibi kaygılardan çok, herkesin "üniversite mezunu" olmasına odaklandığı gibi, mimarlıkta da bağımsız tasarımcı mimar olma hedefi söz konusu. Bu yüzden aksi hallerin bir tür başarısızlık hissi yaratması, veya ikincil işler olarak görülmesi az rastlandık durumlar değil.
R. Güven Birkan
25 Ağustos 2010
Kendi ofisi var demek, mimar tüm dünyadan bağımsız, bir ressam gibi kendi yapıtını tasarlayacak demek olamaz. Anlatılmak istenen özgürce tasarım yapmak ve bu tasarımı özgürce gerçekleştirmek ise, böyle bir durum, kendi kendinin işvereni olması, yani sonsuz kaynağa sahip olması, herhangi bir imar kuralı olmaması ve içinde sadece kendinin yaşayacağı mekanlar yapması demektir ki bunun mimarlık olduğu söylenemez. Bir kullanıcı varsa, bir müşteri varsa, kent planları, yangın yönetmelikleri ve yasalar varsa, bir yığın sınırlama var demektir ve mimarlık bu sınırlanmış alanda kullanıcıya hizmet edecek mekanları tasarlamaktır.
Bahsedilmek istenen, o tasarımın tek sorumlusu, yani müellifi olmak ise, bu bir mevzuat sorunudur. İster kendi bürosu olsun, ister bir kamu proje bürosu olsun, isterse bir yatırım şirketindeki bir büro olsun, tasarım ve uygulama yetkisi ve olanağı veriliyorsa, karışan görüşenin yoksa, bu mimar için tatmin edici bir durum demektir. Finansmanı başkası sağlıyor, siz meslek alanında yapmak istediklerinizi gerçekleştiriyorsunuz. Buna karşılık şöyle bir durum düşünün: Bir büronuz var ama, büroya iş sağlamak için çabalamaktan, büroyu nasıl ayakta tutacağının kaygısı ile bunalıma girmekten, yaptığınız işin tadını çıkaramıyorsunuz. Gelen işlerin türü hiç bir şekilde sizi tatmin etmiyor.
Bu seçeneklerin hangisi daha özgür bir meslek ortamı sizce? Daha uç bir örnek olarak, mimar sinan'ın bulunduğu konumda mesleğini uygulamak, -kafasının kesilme endişesi dışında- istenmeyen bir şey midir?