Resmettigimiz her seyi dogadan secmeliyiz ve dogadan en güzel seyleri almal?y?z.

Sürdürülebilir Mimarlık – 1

Sürdürülebilir Mimarlık mı? O da Ne? Sürdürülebilirlik, yalnızca mimarlıkta hakim bir güzergah tanımlamıyor; hatta siyasetten toplum ve çevrebilimlere uzanan hakim bir tartışma alanının artçı mecrasını tanımladığı söylenebilir. Fakat bu son derece yeni kavramsal inşaatın, bu denli gözde bir tema haline gelmesinin nedeni nedir? Elbette bir çevre kriziyle karşı karşıyayız ve ‘Babil kulemiz’i ayakta tutmaya çalışıyoruz, elbette yeni sosyal sorumluluklarımızı keşfetmemiz gerekiyor. Ama sürdürülebilirliğin arkasında yatanların bundan daha fazlası olduğunu akılda tutmak gerekiyor. ‘ekoloji eşittir sürdürülebilirlik’ denklemini, toplum, çevre, kent ve mimarlık üzerinden irdeliyor.

Sürdürülebilirliğin ‘Ne, Nasıl, Kimin İçin
Birleşmiş Milletler çatısı altında iklim değişimine karşı ilk küresel harekat olan Kyoto Protokolü’nün belirlediği “sera gazlarını azaltma dönemi” başlıyor. Birleşik Devletler’in metnini hazırlayıp imzaladıktan sonra parlamentosunda onaylamadığı, liberalleşme yolundaki Türkiye’ninse henüz imzalayacak kadar idrak edemediği protokol, insanlığın gerçek anlamda küresel ilk meselesini çerçeveliyor. Yaklaşık 20 yıllık bir gecikme ve piyasanın gizli elinin yardımıyla dünyayı kurtarmaya soyunan bu girişimi, kapitalizmin (kendi dinamiklerine) yenilişini yeni bir zafere dönüştürme faaliyeti olarak okumak mümkün.

Kapma Aygıtı

1970’lere kadar doğrudan karşıt algılanan iki kavram olan “kalkınma” ve “çevre”, ekoloji ile kapitalizmin arasındaki çelişkinin temelini oluşturuyordu. Rachel Carson’un “Sensiz Bahar” kitabında dillendirdiği “ya kar tanrılarına başkaldıracağız, ya da kontrolden çıkan ekolojik ve toplumsal kriz gibi sonuçlarıyla yüzleşmeye hazırlanacağız” fikri, 70’ler boyunca güçlendi. Çernobil benzeri felaketlerin geriliminden de beslenen gezegen duyarlığı, teknoloji ve sanayinin radikal sorgulamasına girişti. Akademik çevre tartışmalarındaki temel fay hattı, sınırsız büyümenin imkansızlığı, kalkınmanın ekolojik sınırları ya da “ekonomik kalkınmaya karşı çevre” oldu.

Ve 70’lerde kuzey hükümetleri WWF, IUCN, Sierra Club gibi çevreci gruplarla “bilimsel” işbirliğini arttırmaya gittiler. Hedef sadece sanayi toplumunu karşısına alan çevre hareketini aşağılamak değil, uzlaşmaz kavramlar halini almış “kalkınma” ile “çevre”yi aynı cümle içinde kullanmaktı. Uluslararası kurumlar arasında bunu ilk yapan Dünya Bankası oldu. 1972 Stockholm Konferansı ile resmiyet kazanan bu flörte (BM Çevre Programı UNEP bu toplantı ile kurulur), 1987’de Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) Raporu ile nikah kıyılır. “Sürdürülebilir Kalkınma” isimli ogzimoron bebeğin doğumuna sebep olan bu evliliği kutsayan tüm STK’lar ihya edilecek, UNEP ve benzeri mekanizmalarla dağıtılan çil çil altın “çevre sektörü”nü inşa edecektir. Bu şekilde, sermaye birikimi rejiminin varlığını sürdürebilmek için çevrecileşmeye bağlaması, çevrecilerin sermaye etrafında birikmesi süreci olarak yaşandı.

BM kurumlarınca ehlileştirilip içselleştirilen söylemin çevre hareketlerini kabaca ikiye böldüğü söylenebilir. Statükoyla ortaklıklar kurarak “içeriden” bir şeyler yapmaya çalışan “proje çevrecileri”, sadece maddi olanaklara ulaşmakla kalmadı, süreç içinde profesyonelleşti, uzmanlaştı, bilimselleşti, hatta -isimleri STK olsa da- devletleşti. Muhalif kalmayı seçmiş ikinci grup, “dışarıda” yeşil bir siyaset üretme kararıyla çevre sektörüne uzak durdukça, şikayetin ötesinde bir şey yapamaz hale geldi.

Bugün her iki grubun da yukarıda sözü edilen kalkınmacı-çevreci söylemin içine gitgide daha fazla sıkıştığını görüyoruz. Hegemonya doğrudan bu kavramlarla üretiliyor. Örneğin, eğer iklim değişimine karşı somut bir öneri olarak 600 km’nin altındaki uçuşların kaldırılmasını ileri sürecek olsanız, ciddiye alınması için önce “sektörel risk analizi” yapmalı, istihdam sorunlarını “paydaş”lara taşımalı, “yönetişim mekanizmaları”nda oluşturacağınız bir “finansal planlama” ile bunu “sürdürülebilir kalkınma dili”nde ifade edebilmelisiniz. Tam da bu devletin dilini ve sorumluluklarını devralma olgusu yüzünden, çevreci örgütler, radikal değişiklik talep edemeyecek durumda.

İklim değişimi nasıl durdurulacak?

1987 tarihli WCED raporunda bir olasılık olarak ele alınan iklim değişikliği, o zamandan beri türlü spekülasyonlara maruz kaldı. Greenpeace ve AB politikacılarının hesapladığı 2 derecenin üstünde bir ısınmanın iklim sistemini geri dönülemez bir noktaya taşıyacağı iddiası, James Hensen’ın 1 derece limiti ve niceleri… Bugün 1 derece ortalama sıcaklık artığını yaşamaya sadece bir yıl kala, 3,5 ila 6 derecelik ısınmaları anlaşılmaz bir rahatlıkla telaffuz edebiliyoruz. Yani, geri dönülmez nokta herkes için başka bir yerde; e-posta “forvart”layarak iklim duyarlığını yaratmaya çalışan Avrupa’lı çevreci için “en fazla on yılımız kaldı”, müzakerelerdeki Türk bürokrat için “önce ayrıcalıklı durumumuz tanınmalı” ve Bangladeş’li çiftçi içinse geri dönülmez nokta çoktan geçmiş durumda.

Demek ki, iklim değişimini –öteki ekolojik sorunları da- hakikat kategorisinde değil, algıya göre değişen gerçeklikler olarak düşünmek gerekiyor. İklim değişimi dendiğinde, bir hidroloğun, bir veterinerin ya da sigortacının farklı öncelikleri çıkıyor. Herkesin kendine göre bir küresel ısınması olunca, göreceli siyaset devrinin çözüm önerileri de binbir çiçek açıyor. Bulutları ya da okyanusları çeşitli parçacıklarla bombalamak gibi mega teknolojik fantezilerin başı çektiği neo-liberal çözüm havuzunda tek bir şeye yer yok: rahatımız kaçmayacak, hiçbir tüketim nesnesi eksilmeyecek, tesis kapanmayacak, kalkınmamız, gelişmemiz yavaşlamayacak. En verimli buzdolaplarından mı istersiniz, hidrojenle çalışan otomobillerden mi, çevreci kredi kartlarından mı?

Sonuç olarak sermaye cephesinde en uygulanabilir (en karlı) görünen çözümler uygulamaya geçiyor. Tüketim toplumuna alternatif önerilerin bir tür “gerçeklik” değirmeninde öğütülüp yok sayıldığı ve tek istikamet olarak Kyoto Protokolü’nü gösteren bu yeşil şovun esas yıldızları, henüz sahne almakta olan “özel teşebbüs”. Assolistler meydana çıkana kadar heyecanı tırmandıran akademisyenler ve çevreciler, şimdi kenara çekilip dünya nasıl kurtarılırmış görecekler. Bu müzakereler silsilesinin heyecanına, Aralık 2007’de, Endonezya’nın Bali kentinde yapılan taraflar konferansında bir kez daha şahit olduk. Ne var ki, Ocak 2008’e girerken dünyada bu müzakereler yoluyla 1 gram sera gazı dahi azaltılmış değil!

Serbest Piyasa Çevreciliği

Küreselleşen çevre problemleri sürecinde modern siyasetin iki dönemi ortaya çıkıyor: 1980’lere kadar gelen ulus-devlet, düzenleyici yönetim, yönetilen toplum devri -ki çevresel teknolojik standartlar, lisanslar ve yasal limitlerle işliyordu- ve 80’lerden sonraki yönetişim, küreselleşme, görecelik ya da pesimizm dönemi. İşte bugün bütün bu angaje çevreciler tarafından ‘yetersiz ama zorunlu istikamet’ olarak kabul edilen Kyoto Protokolü, çevre siyasetinde bu dönemler arası geçişin imzası. İktidarın yeni dönemde yeniden tertiplenmesini Foucault üç eksende izliyordu, bakınız nasıl uyuyor: Kurumsal merkezileşme (FCCC), yeni ve etkin bilgi üretimi (IPCC), iktidarın çözülmesi/yayılması (bölgesel ve uluslararası sinerjiler, kamu-özel sektör ortaklıkları, vs…)

70’lerden beri süren BM’nin küresel ısınmaya müdahale sürecinin 1992’deki ünlü Rio zirvesinde, ABD, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UN FCCC) yasal bağlayıcılığı olmayan bir ‘çerçeve’ olmasını garantiye aldı. Ancak bilim dünyası ve Avrupa’nın baskısıyla Kyoto’ya giden 5 yıllık müzakere sürecinde söylem değiştirildi: Eğer yasal bağlayıcılık olacaksa belli ‘esneklikler’ olmalıydı. 1997 tarihli Kyoto Protokolü, ABD’nin AB’yi ikna etmesiyle ‘esnek yaptırım’ anlaşması olarak ortaya çıktı.

Kalkınmış bir ülkedeki yatırımcının gözünde, Kyoto Protokolü’nün finans yönetimi dünyasında ne kadar makul olduğu apaçıktır. Kar nerede fazlaysa oraya uçan, zarar nerede azsa oraya kaçacaktır. Örneğin yüzde 7’lik emisyon azaltmasını kuzeydeki tesisinizin verimliliğini arttırarak yapacağınıza, sözgelimi Hindistan’da yeni bir yatırımla yerine getirmiş oluyorsanız, daha ne istersiniz? Teşvik! Çevresel maliyetlerin içselleştirilmesi süreci, deltaları, ırmakları, ormanları vs. ile bütün çevrenin fiyatlandırılması sürecidir. Kapitalizmin doğayı koruma yolu, onu ölçüp biçmek, işlevine ve piyasaya göre fiyatlandırmak ve ‘yok olmayacak şekilde’ sürmesini, en verimli haliyle ‘çalışmasını’ sağlamaktır. Mesela ormanın işlevi nedir? Karbondioksiti oksijene çevirmek. Öyleyse en çok oksijen üreten orman en değerlisidir! Ekosistemin bütünlüğünü yarım yamalak anlayan kar hırsının onu ‘optimize etme’, ‘yönetme’ çabası yeni bir şey değil, yeni olan bulduğu kar zemini.

Kyoto’yu bir çevre sözleşmesinin ötesinde, küreselleşme yoluyla bir dönemeç olarak kurgulayan ABD’nin Ortadoğu’ya girmesi şeklindeki manevra, dünyada infialle karşılandı. Öyle ki Amerikan düşmanları, süreç içinde Kyoto Protokolü’nün en ateşli savunucuları haline geldi. Böylece yetersiz ve eşitsiz de olsa tek istikamet oldu. Ona dil uzatan her söylem komploculukla suçlandı. Kyoto Protokolü’nün neo-liberal referanslarını, ekonomik küreselleşmenin tek yönlü modelindeki yerini ve özellikle de ‘serbest piyasa çevreciliğini’ tartışmaya açanlar, petrol lobisi ile aynı kefeye kondu.

Tartışılmaya çalışılan Kyoto Protokolü’nün etkisizliğinin ötesinde, nasıl bir dünya tasavvur ettiği, nasıl bir politik/ etik/ sosyolojik çerçeve ile birlikte işlediğidir. Sürdürülebilir kalkınma ile amaçlanan, temas edilen o sınırları bilimsel yöntemlerle tayin etmek, tüketici ve arz üretme sistemini o sınırlar içinde en verimli şekilde işletmek ve bunu bir demokrasi / yönetişim tiyatrosu olarak sürekli yeniden sahnelemektir; her deltada, her ormanda, her boru hattında…
Mehmet Ali Üzelgün tarafından kaleme alınmış bu metin, Express’in 80 no’lu Ocak-Şubat sayısından alıntılanmıştır.

Bir Çevre Krizi, Mimarlığın Kurtuluşu? Ekoloji Tartışmasından Görüşler

Ayşen Ciravoğlu İle Sürdürülebilir Mimarlığın İkilemleri Üzerine; “En büyük problem, bugün artık sürdürülebilirlik meselesini ağzımıza sakız gibi dolamamız.”
Sizce sürdürülebilir mimarlık kavramı neden ortaya atıldı ve neden bu denli önem kazanmış durumda?
Aslında sürdürülebilirlik düşüncesini belirli bir süreklilik içinde incelemek gerekir. Konunun bu terminolojiyle gündeme gelmese bile, çevreci bir bakış açısı olarak 70’lere dayandığı söylenebilir. Bu yıllarda enerji krizinin ortaya çıktığını ve sonrasında çevre sorunlarının gündeme geldiğini görüyoruz. Ancak 1970’ler tabii ki bu konuyu konuşmak için çok geç; bu yalnızca çevre krizinin görünür olduğu yıllar. Çevresel tahribatın bir tarihçesi yapılacak olursa rahatlıkla 15., 16.yy’a kadar dayandırılabilir. Ama tabii sanayileşme ve etkileri, buna paralel olarak teknolojik ilerleme, nüfus artışı, tüketim alışkanlıklarındaki değişimlerle çevre sorunları görünür oluyor. Bu gelişmelerin tasarım alanına yansıması ise şöyle gerçekleşiyor: 1970’lerde öncelikle enerji hareketiyle birlikte kar amaçlı tasarım anlayışı, daha sonra 80’lerde insan için tasarım ve post endüstriyel tasarım gündeme geliyor, 90’larda ise bir ‘yeşil’ kavramı ortaya atılıyor, sonra ise ekoloji gündeme geliyor, ama bugünkü anlamıyla sürdürülebilirlik kavramıyla karşılaşmamız 1987’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’yla oluyor.

Terminolojilerin farklılıklar taşımakla birlikte aynı sürecin ürünü olduğu söylenebilir. Bu farklılıklar da günün politik yapısıyla ilişkili olarak oluşuyor. Mesela yeşil kavramının gündeme gelmesi, İngiltere’de Thatcher dönemi politikaları ile birlikte gerçekleşiyor. Hatta kimi yazarlar işi, ilk çevreci, yeşil partinin Ulusal Sosyalist Parti olduğunu iddia edecek kadar ileri götürüyorlar. Dolayısıyla politika ile çevresel terminolojilerin çok sıkı ilişkili olduğu hatırlanmalı. Sürdürülebilirlik kavramı da böyle gözüküyor, bütünüyle güncel politika ile alakalı olarak böyle bir kavram ortaya atılıyor. Sürdürülebilir kalkınma gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılamasını tehlikeye atmadan bugünün ihtiyaçlarını karşılayan gelişim olarak gündeme taşınıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda hedef olarak ortaya konması, bütün dünyaya yayılmasına neden oluyor ve aslında, daha önce hiçbir terminolojinin başaramadığı kadar büyük bir etki yaratıyor. Yeşil kavramında da, ekolojide de mutlaka böyle bir yaygın etki var; ama hiç birisi sürdürülebilirlik kadar popüler olmuyor. Bu noktada ben bu durumun biraz da işin ucunun kalkınma meselesine dayandırılmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü sürdürülebilirlik kavramı, sürdürülebilir kalkınmadan doğdu. Bu da herkesin işine gelen bir şey, çünkü bence sürdürülebilir kalkınmanın iddiası şu: “Hiçbir zaman kalkınmanın önünü kesmeyeceğiz, süreç aynı şekilde devam edecek. Ama bunun önüne bir sürdürülebilirlik eki takacağız, dolayısıyla her şey çok etik, çok ahlaklı, çevreci ve iyi niyetli olacak!” Ben hiçbir zaman telaffuz edilmeyen ancak satır aralarında okunabilen bu bakış açısının, kavramın bu denli yaygın kabul görmesinin nedeni olduğuna inanıyorum.

Peki sizce bu olumlu bir durum mu?
Bence olumlu tarafları var. Çünkü sürdürülebilirlik artık ‘şemsiye’ bir kavram haline geliyor; yani farklı görüşlere sahip pek çok insanı bir tartışma başlığı için bir araya getirme potansiyelini taşıyor. Ama öte yandan da bir sürü olumsuz tarafı var. Öncelikle içeriği asla doldurulmuyor. Bir kere kalkınma kavramına dayalı bir sürdürülebilirlik tartışması son derece kısır kalıyor. Sürdürülebilir kavramının yalnızca sözcük anlamına baktığımızda bile, kalkınmanın sürekliliğini, kesintisizliğini işaret ettiğini görüyoruz. Buna böyle bakanlar da ne yazık ki çoğunlukta. Tabii asıl hedefi bu değil, çevreci bir kalkınma arayışı söz konusu. Ama durum nerden baktığınıza göre değişiyor; kim hangi taraftan bakıyor? Demin belirttiğim ‘herkesi buluşturma’ durumu ise bir uzlaşma ortamı sağlamayı hedefliyor. Bugün, kalite, demokrasi gibi dilimizden düşürmediğimiz bir diğer kavram da uzlaşma. Ama bu nasıl olacak? Farklı görüşleri, arkaplanları, çıkarları, endişeleri olan insanlar bir araya geldiğinde ‘uzlaştıkları’ konu gerçekte ne kadar çevrenin yararına olabilecek? Burada politikacı da var, üretici de, sadece kar amacı güden bir şirket de var. Bunların bir araya gelip de uzlaştıkları bir yöntem, bir doğrultu, bize nasıl bir yol haritası çizer? Öte yandan gerçekten uzlaşabilirler mi, ya da uzlaşmış gibi mi görünürler? Bunların ciddi tartışma eksenleri olduğunu düşünüyorum. En büyük problem de, bugün artık sürdürülebilirlik meselesini ağzımıza sakız gibi dolamamız. Sadece mimarlık, sadece çevre değil, her şeyin sürdürülebilirliği söz konusu ve her türlü kelimenin başına eklenerek, onların müthiş ahlaklı, dokunulmaz ve iyi niyetli hale getirilebileceği düşünülüyor. Haliyle bu tehlikeli bir şey. Hele ki kavramın ortaya atılışında bir eksiklik varken, bir de bunu sürekli her önünüze gelen şeye etiketlediğinizde, işte o zaman kavramın içini boşaltmaya başlıyoruz. O zaman ‘neyi’ tartışacağız, ‘ne zaman’ tartışacağız, ‘kiminle’ tartışacağız, bütün bunlar bulanıklaşıyor.

Aslında şunu sormak istiyorum: Bu sözünü ettiğimiz ‘her şeyi kapsama’ durumu, kavramın evrensel bir inşaat haline getirilmeye çalışıldığını gösteriyor. Sizce bu, her türlü meslek mecrasında bir bütünleştirme hayalini ayakta ve canlı tuttuğu için, oldukça tehlikeli değil mi?

Bence de sakıncalı. Sadece mimarlık alanından bakarsak bile, ki başka alanlardan bakmaya kalktığımızda iyice işin içinden çıkılmaz hale geliyor, şöyle bir örnek verilebilir: literatüre baktığınızda sürdürülebilir mimarlık, ekolojik ev, yeşil tasarım inanılmaz şekilde gündemi domine ediyor. Mimarlık tarihçisi değilim o nedenle çok da iddialı konuşmak istemem ancak bence hiçbir konuya daha önce böylesine bir ilgi gösterilmemişti. Artık araştırma yaparken, bu meseleye değinmeyen, ona referans vermeyen bir metin neredeyse hiç görmüyorsunuz. Veya dergileri açıyorsunuz karşınıza yüzlerce proje çıkıyor ve çevreci olmayan bir yapı neredeyse hiç yok! Ancak bunların ne kadarı gerçekten sürdürülebilir, işte bu hiç tartışılmıyor. Örneğin James Steele’in yayınladığı ‘Ecological Architecture’ isimli bir kitap var. Ona baktığımda Hassan Fathy’yi de gördüm -ki onun yerel teknikler ve malzemeler üzerinden şekillenen tavrını biliyoruz-, Tadao Ando’yu da, Peter Eisenman’ın tasarımlarını da… Bunların hepsi ekolojik mimarlık adı altında buluşabiliyorsa, her şey bu çerçevenin içinde değerlendirilebilir. Bunda bir sorun da yok aslında çünkü kavramı ne kadar muğlaklaştırırsanız o kadar kapsayıcı olur. Oysa Eisenman’ın sürdürülebilirlikle ne ilgisi var? Aslında hiçbir ilgisi olmadığını kendisi de açık açık söylüyor: “Sürdürülebilirlik hakkında konuşmak benim için çocuk doğurmak gibi bir şey. Karşısında mıyım? Hayır. Ancak zamanımı buna harcamak ister miyim? Hayır. Beyzbol maçına gitmeyi tercih ederim.” diyor.

Bu biraz daha dürüst bir yaklaşım. Ama bir başkası dışarıdan baktığında onu bu tartışmanın içine alınabilir görüyor. Ayrıca mantıklı da çünkü Eisenman’ın Galicia’daki kültür merkezi projesi ‘çevreyi sayısallaştırmak’ başlığı altında incelenmiş ve kendi bağlamı içinde anlamlı duruyor. Ama o zaman bu bakış açısıyla Frank Gehry’nin Bilbao’daki Guggenheim Müzesi de sürdürülebilir mimarlık örneği olarak lanse edilebilir. Çünkü bu yapının eski bir sanayi kenti olan Bilbao’nun sürdürülebilir kalkınmasına hizmet ettiği rahatlıkla söylenebilir. Denilebilir ki, “Evet, titanyum kullandık, ve evet, çok fazla enerji harcadık. Hatta yansıma yüzünden çevredeki binalardan şikayetler geliyor; ama artık buraya turistler geliyorlar ve dolayısıyla bir kalkınma, üstelik sürdürülebilir bir kalkınma söz konusu.” Bu da bu bağlam içinde anlamlı! Ama böyle devam ederseniz, bu kontekstin dışında kalan bir yapı yok zaten! Dışında kalmayı bırakın, zaten konvansiyonel olarak yaptığımız her şey bu çerçevenin içinde. Demek ki hiç bir şeyi değiştirmek durumunda değiliz, aynı şekilde tasarım pratiğimize devam edebiliriz.

Ama işte böyle bakılmıyor ve sürekli olarak tarih yassıltılıyor, öyle değil mi?
Evet, tabii ki bu bizim bakış açımız. Ama insanlar artık her şeyin daha çevreci olduğunu, biz bunları yaptıkça dünyanın değişeceğini söylüyorlar. Maalesef hayır, böyle devam edersek hiç bir şeyin değişeceği yok!

“Sürdürülebilirlik tartışmasında ‘her şey aynı kalsın, değişmesin, yalnızca değişmiş gibi gözüksün’ deniyor; oysa bir şeyleri gerçekten nasıl değiştirebiliriz sorusu çok daha önemli” Sürdürülebilirliğe ilişkin tüm bu örneklerde veya kavramlarda, sanki doğrusal bir tarih çizgisi varmış da, her şey birbirine eklemlenerek bir tür zincir halinde gelişiyormuş şeklinde bir algılayış gözlemliyor musunuz? Örneğin, “Hassan Fethi kendi döneminde elindeki imkanlarla bunları yapmıştı ve şimdi biz, teknolojinin nimetlerini kullanarak ekolojiye daha da çok hizmet edeceğiz” şeklinde bir söylem gözünüze çarpıyor mu?
Açıkçası bu konu üzerine çok düşünmedim. Ama belki de doğrusal olmaktansa, tüm alternatiflerin doğru olduğunu düşünmek ve tüm bu çeşitliliğin doğru bir aks olduğu şeklinde bir kavrayıştan söz edebiliriz. Mesela MIT’den mimarlık tarihçisi bir profesör, Mark Jarzombek “artık tarih kitaplarında sadece sorumlulukla tasarlanan yapılardan, doğal çevre üzerinde olumlu etki yaptığı kanıtlanmış olanlardan mı söz etmeliyiz?” diyor. Çünkü o boyutlara geldi ki, neredeyse sürdürülebilirlik çerçevesinin dışında kalan her şey değersiz… Bu nedenle de bu çerçeve dışında neredeyse hiçbirşey yok… Hatta müfredat da buna göre değişiyor. Henüz Türkiye için bunu söylemek zor olsa da, artık stüdyolara bu kavram yavaş yavaş sızmaya ve sürdürülebilir tasarım atölyeleri artmaya başladı. Bu tabi ki çok olumlu bir şey; ama bu, içinin ne kadar doldurulduğuna bağlı. Bir de tabi ki çevreciliği ilkel toplumlardan ders çıkarmak söylemlerine varan derecede geçmişe referansla tanımlamanın olaya belirli bir meşruiyet zemini kattığı düşünülüyor. Senin söylediğin belki buna bağlanıyor. Ve bu da doğal olarak oldukça tartışmalı bir konu.

Stüdyolarda da sürdürülebilirliğin gittikçe tasarımlara nüfuz ettiğini söylediniz. Öğretim görevlileri ve öğrenciler tarafından bu kavramlar nasıl karşılanıyor?

Aslında dünyadakine paralel oluyor. Açıkçası herkes hevesle bu meselenin araştırmasına giriyor. Akademik çalışmalar arasında sürdürülebilirlik teması son derece yoğunlaştı; kendimi de bu güruhun içinde konumlandırabilirim. Sürdürülebilirlik üzerine çalışan çok sayıda insan olsa da, ne kadarı ‘ana akım sürdürülebilirlik’ çerçevesinden bakıyor veya ne kadarı eleştiriyor, alternatifleri arıyor, tartışmaya açıyor noktasında bir soru işareti var. Bunun küresel bir politikanın parçası olduğu, ya da siyasetle çok yakın ilişki içinde olduğu; bir kısmının bilimsel verilere dayandığı veya spekülasyonlarla önem kazandığı pek dile getirilmiyor; en azından ben buna tanıklık etmedim. Dolayısıyla bu konuda bir eleştiri geleneği, tartışma alışkanlığının çok az olduğunu söyleyebilirim.

Bir yandan ekolojiye büyük bir açlıkla yaklaşan, uluslararası arenada ün kazanmış çok sayıda mimar olduğunu biliyoruz. Her işi meşru kılmak için ekolojiden çok efektif bir biçimde faydalanıyorlar. Ama bunun tam tersini yapan, ekolojik tartışma içinde o ‘blase’ duruşla bir tür direnç gösteren bir mimar biliyor musunuz?
Ben belki çok farklı bir yönden baktığım için, söyleyeceğim mimarlar ekoloji tartışmasında hiç yer almamış insanlar olabilir. Mesela ben mevcut bir yapının yeniden kullanımını daha çok önemsiyorum. Bence bu, diğerlerinden çok daha ekolojik bir duruş. Meinhard von Gerkan İstanbul’daki konferansında sürdürülebilirlikten bahsetti. Çin’deki yapılarda daha önce güneş kırıcılar kullanılmadığını ve pek çok yapısında bu şekilde güneş kontrolüyle enerji tasarrufu sağladığını söyledi. Doğru olabilir ve önemlidir de ancak büronuzun sürdürülebilirlik yaklaşımı bu mudur? Bence olmamalı! Bunun karşısında mevcut bir yapıyı yeniden kullanmayı öneren bir yaklaşım bence çok daha ekolojik. Ya da “yer”den yola çıkan… Ama burada şu veya bu mimardan bahsedemiyoruz, çünkü bir mimar bir işinde bu alternatif pozisyona sahipken, bir başka işinde bambaşka dertlerin peşine düşebiliyor. Bu çok da zor bir şey aslında çünkü mimar da para kazanmak durumunda… Bütün duruşuyla direnç gösteren birisi var mı diye soracak olursanız, vardır mutlaka, ancak çok öne çıkmadığı için tanıyamıyoruz, bilemiyoruz henüz. Ancak şöyle bir örnek verebilirim. Coop Himmelblau’nun, Havana için ürettiği bir proje var: Bembeyaz bir sayfa. Nedeni de şu: Kentin yok olmak üzere olduğunu düşünüyorlar ve yıkıma ortak olmak istemiyorlar. Son derece ciddi ekonomi, sağlık sorunları var ve burada konvansiyonel kent planlama kurallarının çalışmadığını söylüyorlar. Burası için mimari bir çözüm önermek, belki de buraya en faydalı olacak şey değil diye düşünüyorlar. “Biz mimarlar olarak bu noktada bir şey üretemiyoruz.” diyorlar. Mesela bence bu, ekoloji tartışmasının içine girebilir. Ne var ki Coop Himmelblau’nun da yaptığı diğer işlere bakınca bunun devamını göremiyoruz.

Ama bu çok daha farklı bir şey değil mi? Çok tekil vuruşlarla bir kavrama değmek ama her noktada bunu tekrar etmek derdine girmemek…
Belki de… Tabii alternatif teknolojileri kullanarak hayatını idame ettiren mimarlar da var. Saman evler, kerpiç evler yapanlar da… İşin bu tarafını sorgulayan bir damar da var. Saman ev yapmaya kendini adamış birini desteklerim ama bu çok yaygınlaşabilecek bir şey değil. Aslında bu tür alternatiflerin çoğalması lazım ve meselenin de en zor tarafı bu. Bir tarafta saman ev varsa, diğer tarafta 50 katlı, ekolojik olduğunu iddia eden gökdelen var. Bu, ciddi bir spektrum. Bunun içinde hangisinin gerçekten dürüst olduğunu belirlemek çok zor. Ekolojik gökdelen dediğimiz şey, başlı başına çelişkili bir kavram. Yüksek yapılar, bugün artık kent içinde bir simge olsun diye üretiliyorlar. Eskiden yüksek yapılar belki birlikte çalışma gereksinimi, kent merkezlerinin değer kazanması, zemini, doğayı insanlara bırakmak gibi sebeplerle yapılıyordu. Ama bugün yükseklik yarışı simgesel bir anlam kazandı. Dolayısıyla gücün, iktidarın ve paranın göstergesi. Siz böyle bir şeyi ekolojik tartışmanın içine nasıl yerleştirirsiniz? Çünkü ekolojik yaşam dediğimiz şey, aslında alternatif bir hayat öneriyor, yaşam alışkanlıklarının değişimini öngörüyor. Buradan da yine aynı sürdürülebilirlik tartışmasına geliyoruz: Her şey aynı kalsın, değişmesin, yalnızca değişmiş gibi gözüksün. Oysa bir şeyleri gerçekten nasıl değiştirebiliriz sorusu çok önemli olmakla birlikte aslında mimarlığın da dışında bir tartışma açıyor.

“Çevreci olmak’ şeklinde yeni bir imaj yaratılıyor.” Peki şunu da söylemek mümkün mü: Nasıl gökdelen zamanla bir prestij sembolü haline geldiyse, yapının ekolojik oluşu da, hem o yapı, hem mimarı, hem de kent için özel bir statü sembolüne dönüştü mü? Ya da ‘sürdürülebilirlik satar’ mı?
Bu, tamamen bir etiket meselesi. Bazı insanlar ekolojiye gerçekten de bir sosyal sorumluluk projesi, doğayı koruyan, etik ve insani bir yaklaşım olarak bakıyorlar. Diğer taraftan da kimileri konuyu bir marka haline getiriyor, hatta insanlar artık bunu söylemekten çekinmiyorlar. Öyle ki, ekolojik ürünlerin tasarımını, ekolojik içerikli reklamları düşündüğümüzde, resmen “Bakın, bu sizin markanız olsun” deniliyor. ‘Çevreci olmak’ şeklinde yeni bir imaj yaratılıyor. Bu son derece tehlikeli bir durum, çünkü böylesi bir reklam kavramın içini boşaltır, ki öyle de oluyor. Marketlere gidin, organik ürün standları görürsünüz. Pazarda bütün çarpık çurpuk elmaların üzerinde ‘organik’ yazısı var. Ama gerçekten organik mi? Bütün bunlar günümüzde, işimize geldiği kadarıyla kullanılıyor; işimize gelemeyen yerde kestirme sonuçlara varıyoruz.

Peki riyakarlığın şu noktada da geçerli olduğu söylenebilir mi? Nasıl ekolojik elmalar normal elmalardan daha pahalıya satılıyorsa, ekolojik bir bina da çok daha fazla sükse yapıyor; daha pahalıya satılıyor…
Dediğin şu noktada çok doğru, eğer ciddi bir teknoloji içeriyorsa çoğunlukla daha pahalı oluyorlar. Ama daha pahalı olmasından çok, bir yapıyı yapmak için ne kadar enerji harcadığımız, ne kadar atık ürettiğiniz, havayı ne kadar kirlettiğimiz ve sonrasında onu kullanmak için ne kadar enerji harcadığımız önemli. Çünkü aslında alınan önlemlerin çoğu, binanın kullanım enerjisini düşürmek üzere. Fakat biz bu binayı inşa ederken ne kadar enerji harcıyoruz, atık üretiyoruz sorusu, çok da fazla üzerinde durulmayan bir soru. Burada şu konu gündeme geliyor: Belki doğal malzeme kullanıyorsunuz, fakat o doğal malzeme nerden geliyor? Bir araştırmaya göre bir yapının kullanım enerjisi ile üretim enerjisi karşılaştırıldığında –ki burada malzemelerin kaynaktan alınması, işlenmesi ve taşınması da devreye giriyor- 30 yıllık kullanım enerjisine eşit bir yapım enerjisi hesaplanmış. Siz ne denli tasarruflu bir bina yaparsanız yapın, tasarruf ettiğiniz miktar yapımla karşılaştırıldığında önemli bir etki yaratmıyor. Aslında önemli olan, sadece yapım veya kullanım da değil, kullanım sonrasında ne olacağını düşünmek. Konuya bu şekilde bütünsel bakmak önemli.

Peki, sürdürülebilirlik adına yapılan kimi uygulamalarda –ekolojik orman kasabası, sürdürülebilir uzay terminali, ekolojik gökdelenin gelişmiş versiyonları sayılabilir- işlev ile tutumun yarattığı çelişkiye ne diyorsunuz? Belki de genelgeçer tavrı David Height yansıtmıştı: Hiç yapmasak daha mı iyi?

Hiç yapmamak daha iyi bence. Bu konuda Arup son derece önemli işlere imza atıyor ve haklarını teslim etmek gerekiyor. Fakat iş artık şuna dönüştü: Mimarlar bir takım şeyler tasarlıyorlar; çevreye duyarlı yaklaşımları olan bir takım mühendislik firmaları ya da danışmanlar, o yapının daha çevreci olması için önlemler alıyorlar. Bu şekilde ele alındığında, doğal değerleri olan bir adanın ortasına bir şehir yapmanın ne kadar çevreci bir yaklaşım olduğunu sorgulamak çok anlamlı. Ama dönüp de, “Buraya bu yapı yapılmalı mı?” sorusunu kimse sormuyor. Yapmak zorunda mıyız? Bazı mimarlar bu soruyu sormaktan öylesine muzdarip ki, kendilerini mimarlığın dışına itiyorlar, bunun bir parçası olmak istemiyorlar. Tüm bu sistemin içinde sorgulanması gereken şeyler var ve bence en başta konvansiyonel yapı inşa etme pratiğimizi sorgulayabiliriz.

Sizce sürdürülebilirlik tartışmalarında toplumsallık ve kullanıcı katılımı ne denli pay sahibi?
Bu soru aslında çok önemli, çünkü öyle ekolojik yapılar var ki, kullanıcı bunun içerisinde yer alıp bu sürece dahil olmazsa, olumsuz sonuçlar doğabiliyor. Örneğin kimi yapılarda perdeleri açıp kapatmanız bile güneşin geliş yönüne bağlı, çünkü güneş mekanı ısıtıyor ve siz o ısıdan gece yararlanıyorsunuz. Perdeleri çok fazla ışık geliyor diyerek kapatırsanız, bu sefer gece üşüyorsunuz. Tüm bunlar kullanıcının ciddi bir katılımını da gerektiriyor. Ama burada da aslında ikili bir tartışma var. Birey, bu işin içinde ne kadar etkili? Böyle yapılarda, evet, bireyin kontrolü söz konusu. İşe ‘dünyayı kurtarmak’ olarak baktığımızda da bireyin ciddi bir rolü var gibi gözüküyor. Toplu taşımayı özendirmek, suyu daha verimli kullanmak gibi eylemlerin tümü, birey odaklı olarak gelişiyor.
Derslere girerken verdiğim bir örnek var. Her sene ekoloji dersine girerken, her nedense, elimde kağıt bir bardak oluyor. Bu özellikle değil, tamamen doğal olarak yaptığım bir şey. Ve ben, bir kere kullanacağım ve sonra atacağım, tamamen tüketim odaklı kağıt bir bardakla ekoloji dersi anlatıyorum. Burada bireyin rolünü ve çelişkilerini görebiliyoruz.


Fakat günümüz neo-liberal politikalarının eseri olarak büyük şirketlerin neden olduğu çevre kirliliğinde, tüm bunların küresel bir politikanın ürünü olmasında bireyin ne kadar payı var?

Bence asıl önemli olan konu da bu. Çünkü diğeri topu bireye atarak işin içinden sıyrılma çabası… Şirketlerin kendi yarattıkları çevre zararlarını bireye yüklemek istemeleri çok ciddi bir sorun. Örneğin dünyadaki 122 çokuluslu şirket karbondioksit emisyonlarının %80’inden sorumludur. Petrol üreten dört büyük şirket ise tüm emisyonun %10’undan sorumludur. Bu sanırım işin boyutunu ortaya koyuyor; duştan erken çıkmamızın ne kadar bir etkisi olduğunu gözler önüne seriyor. Öte yandan Kyoto protokolü ise neredeyse sera gazı emisyonunun alınıp satılabilir bir şey olmasını öneriyor: Bir takım ülkelerin kotaları olacak, bazı ülkeler bu kotaları aştıkları zaman diğer ülkelerden kota satın alabilecekler. Burada doğal olarak bazı ülkeler gelişmişler, diğerleri ise ötekileştirilmiş olanlar… Bunun çevre ile ne kadar ilişkisi olabilir? Bu yeni bir sömürgecilik değil mi?

“Bu noktada mimarlar, yeniden dünyayı kurtarma görevine soyunabilirlerse, mesleki meşruiyetlerini kazanabileceklerine inanıyorlar.” Mimarlıkta dijital çağın açılması, pek çok mimarlık tarihçisi tarafından, düşülen kavramsal bir boşluğa getirilen yeni bir temsiliyetçi cevap olarak görülmüştü. Sürdürülebilir mimarlık da, yine böyle bir boşluğun ve ihtiyacın cevabı olarak değerlendirilebilir mi?
Ben bunu, aynen böyle görüyorum. Bunun gerçekten böyle olup olmadığını belki mimarlık tarihçileri çok daha derinlikli bir araştırmayla görebilirler. Ama bugüne kadar yaptığım araştırmalarda, böylesi bir boşluğun yerini ‘toplumsal sorumluluk’ ile doldurma çabası gözüme çarptı. Geçmişte mimarlar ve mühendisler sosyal sorumluluk altında bir takım projeler yapıyorlardı; bugün mesleki statüyü yeniden kurmak için sürdürülebilirliğin değerlendirilebileceği düşünülüyor. Çünkü aslında mimarlık, hem dünyada hem de ülkemizde, toplumdaki yerini, önemini giderek kaybediyor. O halde nasıl önem kazanabilir? Bu noktada örneğin Amerikan Mimarlar Enstitüsü eski başkanı diyor ki “meslek olarak bir zamanlar sahip olunan prestiji yeniden kazanmak için planlama, yapma ve koruma yöntemleriyle değişimin açık sözlü savunucusu olma fırsatını yakalamak gerekir” Bir başka deyişle “Mimarlar yeniden dünyayı kurtarma görevine soyunabilirlerse, mesleki meşruiyetimizi de yeniden kazanabiliriz”. Bu belki de çok bilinçli bir biçimde yapılmadı, ama yeniden mesleki bir meşruiyet kazanma aracı olarak sürdürülebilirlik meselesi, daha doğrusu çevreci yaklaşımlar gündeme getirildi diye düşünüyorum. Peki bu kötü mü oldu diye sorarsanız, bence hayır, iyi oldu. Ama işi bulanıklaştırmak, muğlaklaştırmak ve asıl amacından uzaklaştırmak gerekmezdi ve bu tarafı eleştirilmeli. Gerçekten bu işin peşinden koşacak, alternatifler arayacak aktörlere ihtiyaç var.

Sürdürülebilir mimarlığa yaklaşımımızın nasıl şekillenmesi ve hangi motivasyonlar üzerine kurulu olması gerektiğine inanıyorsunuz?
Sürdürülebilirlikte, ana akım düşüncelerin peşinden gitmek yerine, bu konuda alternatif güzergahlar neler olabilir diye düşünülebilir. Çünkü ekoloji alternatif bir yaşam, alternatif bir bakış öneriyor, önermeli. Onları arayanlar çoğaldıkça meselenin başka dinamikleri gün yüzüne çıkacak. Bu da tek başına mimarlığın, mimarların yapabileceği bir şey değil elbet. Neo-liberal politikalar hayatımızın her noktasını yönetiyorlar. Bu sistemin içinde neler yapılabilir diye düşündüğünüzde, elinizde olanların çok sınırlı olduğunu görüyoruz. Mesela sistemle son derece iyi çalışan, sistemi asla aksatmayacak eylemlerde bulunan bir takım çevreci örgütler var. Biz de mimarlar olarak sistemi aksatmayacak, onu bozmayacak kadar ekolojik ya da sürdürülebilir tutumlar mı sergileyeceğiz? Öyleyse, şu ana kadar yapılanlar sürdürülmeli. Ama bunun dışına çıkacak şeyler arayacak mıyız? Bence aramalıyız.

Peki bu söyledikleriniz için, özellikle Kıta Avrupası ve Amerika’da çoktan yürürlüğe girmiş sertifikalandırma süreçleri ve yapı uygulama kriterleri nasıl bir yer alıyor?
Bu da son derece zor bir konu, çünkü ben, kişisel olarak, bu işin kurallar, yasaklar konularak yönetilmesi yaklaşımını desteklemiyorum. Ama dönüp de baktığımda, bir yandan da bu konuları oldukça gündemden kopuk bir şekilde tartıştığımızı görüyorum. Şu an ülkemizde orman arazileri, su havzaları yapılaşmaya açılıyorsa bu ortamda kuralsızlığı savunmak, çevre meselelerinin mimarın kendi inisiyatifiyle çözmesi gereken bir sorun olduğunu önermek, her durum özelinde farklı bir yaklaşımın gerekliliğini dile getirmek hayalci bir yaklaşım olarak kalıyor. Ancak yine de bence kuralların konulduğu ve standart bir değere indirgendiği bir ortamda alternatiflerin yeri yoktur. Orada yine bir ana akım olmak zorundadır. Alternatifler üretmek, kuralların ötesinde düşünmeyi gerektirir. Ben kuralların bir motivasyon yaratabileceğine inanıyorum ama çözüm olduğuna inanmıyorum. Yasaklar koyarak, toplumun önüne sınırlar çizerek bir yere gidemezsiniz.

Mimarlık anlamında verilen örneklerin her birinin özel ve düşünülmüş bir tasarım sürecine tekabül ettiği söylenemez. Bu elbette yalnızca Türkiye değil, dünyanın pek çok yeri için böyle. Hızlı yerleşme ihtiyacı adına çabucak projeler üretilebiliyor. Bütün toplu konut üretimi bunun üzerine inşa ediliyor. Bu tarz kontrol mekanizmaları, bu gibi ‘niteliksiz’ yapılaşmanın denetlenmesi, ‘sağlıklılaştırılması’ anlamında bir artı sağlayabilir mi?

Elbette, bu söylediğin çok doğru. Biz tekil yapı ölçeğinde baktığımızda gözden kaçırabiliyoruz, fakat örneğin su havzalarına yapılan yerleşmeler var. Bunları hiç tartışmıyoruz bile. Ben bunları gündeme bile getirmek istemiyorum, çünkü ‘olamaz’ diye düşünüyorum. Ama işte oluyor! Ülkemizde sürekli bir şaşırma durumu içindeyiz. Bazı şeylerin yapılamayacağı o kadar açık ki, bunu kimseye anlatmaya mecaliniz olmuyor. Söylediğin, işte bu gibi konularda çok yaşamsal. Büyük yerleşmelerde, toplu konutlarda çevre etki değerlendirme mekanizmaları oldukça gerekli; bununla birlikte gerçekleştirilmesi çok da zor. Çünkü artık politika, adeta her şeyi satıp kar etmek üzerine kurulu. Kamu yararı, doğanın ve çevrenin korunması, gelecek nesillere kaynak aktarımından söz edilmiyor. Bugün ülkemizde bir kar elde etmek ve o karı ne şekilde olursa olsun kullanmak, en temel hedef haline geldi.

mimarizm ve wikipedia sitelerinden derlenmiştir.

Comments of this post

Mimar

Mimar
04 Ağustos 2010

“ Bugünlerde 'sürdürülebilirlik' kavramında bir enflasyon olduğu doğru. Bazı projelerde düzgün sürdürülebilir uygulamalara rastlıyoruz. Öte yandan başka projelerde kavramın pazarlama amacına hizmet ettiği görülüyor.

Sürdürülebilirliği yalnızca bir tarafıyla ele alan diğer kısmının ise ihmal edilen projelerin 'sürdürülebilir' olarak pazarlandığını görmek çok rastlanan bir durum. Bence sürdürülebilir bir projeye ulaşmak için en önemli şey, tasarım firması ve müşterinin kararlılığı.

Pek çok durumda müşteri sürdürülebilirliği yönetmek ve gerçekleştirmek için gerekli olan ekstra para yatırmaya yanaşmıyor. Geliştiriciler için yönetmelik ve teşvikler, daha fazla projenin arzu edilen standartlarda tasarlanmasını ve böylece daha fazla sürdürülebilir çözüm üretilmesini sağlayabilir.

Eğitimin ve kamusal farkındalığın sürdürülebilirliği ilgilendiren konulardaki önemini görmezden gelemeyiz elbette. Bence sürdürülebilir mimarlık daha büyük ölçeklerde olanaklı ve biz sadece bu işin başındayız.

Son zamanlarda buna dair iyi ve kötü örnekler gördük ancak bu, yeni bir şey başladığında her zaman olan şeydir. Bu projelerdeki hatalardan ve eksiklerden öğrenmemiz ve gerçekten sürdürülebilir bir mimariye doğru ilerlememiz gerekiyor. ”

MimarHasan

MimarHasan
04 Ağustos 2010

Bir bina, inşaatından başlayarak altyapıya ihtiyaç duymadan ihtiyaçlarını karşılayabilecek, çevreyi kirletecek bir atık meydana getirmeyecek, insan hayatının 24 saatini geçirebileceği şekilde fonksiyon değişimine uygun olmak, karşıladığı fonksiyonun çağdaş gereksinimlere cevap verebilecek şekilde dönüşümünü mümkün kılmak gibi yaklaşımlarla "sürdürülebilir" olarak nitelendirilebilir.

Uygulamadaki asıl sorunlar endüstri ve inşaat sektörünün üretim teknolojilerinin bu konuda yeterli olmayı bırakın kaygılı bile olmaması, mimarların bulundukları hizmet sektörünün gereklilik ve zorunluluklarını değiştirmeye cesaret edememesinden kaynaklanıyor.

Oysaki sürdürülebilirlik anlamında yapılacak yatırımların uzun süreçlerde getireceği maddi getiriler çok büyük oluyor. Ancak bu yatırımlar ilk bakışta inşaat yatırımlarından ayrı ele alındığı için yatırımcının gözünde 2 katı para harcayacağı izlenimini oluşturuyor.

Bu durumda da sürdürülebilirlik ve onun kardeşleri "ekolojik","akıllı" gibi etiketler, pazarlama sloganlarından öteye geçemiyor.

Mimar Fuat

Mimar Fuat
05 Ağustos 2010

Günümüzde çok sık kullanılan “sürdürülebilir mimarlık” terimi aslında birçok tartışmayı da beraberinde getiriyor ve konunun genişliği aynı zamanda kavram karışıklığının varlığına işaret ediyor. Çevresel tasarım, yeşil mimari, ekolojik mimari, enerji etkin mimari, çevreye duyarlı mimari gibi genişletilmiş anlamı içerisinde karmaşık, çelişen bir kavram.

Sürdürülebilir mimari; bina ve çevre ilişkisini irdeleyen yaklaşımları da kapsayan bir üst başlık olup, küresel çevre sorunları ve gelişme problemlerine çözüm olarak desteklenen stratejik bir yapılaşma şekli. Bu şekilde bulunduğu coğrafyanın toplumsal, kültürel ve ekonomik altyapısına bulunduğu katkıyla da ve mevcut fiziksel çevre verilerinden üst düzeyde yararlanılmasıyla, çevreye duyarlı bir mimari uygulama öngörülüyor.

Ülkemizde sürdürülebilir mimari başlığı altında daha çok özel konut denemeleri görülmekle beraber, tam bir çevresel katkı sağlanması anlamında bir yerleşke haline getirilmesi gerekiyor. Tekil denemelerin sürdürülebilir mimari kavramının içinde olmaktan çok “enerji-etkin konut” başlığı altına alınması daha doğru.

Planlama aşamasından öteye geçebilmiş eko-köy adında birkaç yerleşkenin ise gelişimi yavaş çünkü insanlar alışılmış mevcut yaşam tarzını geride bırakmaya hemen razı olmuyor ve bu kavramda insanların aklında mutlaka bir köy yaşantısı olması gerek tarzında yanlış bir kanı da mevcut.